Skip to content
Yazı Renkleri
Bulunduğunuz sayfa: Anasayfa arrow Dağarcık arrow 1939 DEPREMİ
1939 DEPREMİ


26 Aralık 1939

Birinci dünya savaşının, getirdiği yoksulluk ve esaret yılları insanları yormuştu. 

Tüm zorluklara rağmen Mustafa Kemal ATATÜRK ün önderliğinde tek yürek olan Türk Milleti, bağımsızlığını kazanarak, kendi sınırları içerisinde özgürce yaşamaktaydı.

Yüreklerde, yakın zamanda kaybedilen, Atanın boşluğu doluydu.


Kış çok ağır geçmekteydi. Doğu Anadolu Bölgesi beyaz bir gülü andırıyordu.

Akşam olmuş, daha bir soğuk çökmüştü. Gaz lambaları yakılmış, yemekler yenilmiş, çaylar içilmiş, gelecekteki umutlara dair birçok planlar yapılmıştı evlerde.

Anneler küçük bebelerinin al yanaklarına öpücükler kondurarak yatırıyorlardı döşeklerine.


26/27 Aralık 1939
01.00


Uzaklardan, yankılanan kurt ulumalarına karşılık veren köpek havlamalarından başka bir ses duyulmuyordu etrafta.

Tüm insanlar, uykunun gaflet saatlerinde belki de rüyalarının en güzel köşelerinde misafir idiler.

Erzincan dağları bembeyaz olmuş yer ile birleşmiş gibi görülmekteydi.


26/27 Aralık 1939
02.00

Yer altından bir canavar çıkmış gibi yırtıldı karlı topraklar.

Her yer sallanmaya başladı. Evler, ağıllar yıkılıyordu. Yollar, yolunu şaşırmıştı. Köprüler yıkılıyor, ağaçlar kökleri ile çıkıyordu buz tutmuş toprağı patlatarak.

Neydi bu?

Savaşı görmüştü bu insanlar. Savaş değildi. Yerin altı ile üstü yer değiştiriyordu.

Öyle bir sallandı ki Erzincan. Amasya, Tokat, Sivas, Kırşehir, Ankara, Çankırı, Kayseri, Samsun, Ordu illeri ve çevreleri sarsılmıştı.

Ülkenin yarısında ölüm ve yıkım yaşanıyordu.

Savaştan bile uzun gelmişti hayatta kalanlara 52 saniyelik deprem.

Erzincan’ın bağlantısını sağlayan demir köprü de dayanamamış yıkılmıştı.

Tüm telgraf hatları kopmuş ve şehrin çevreyle tüm ilişkisi kesilmişti.

İnsanlar, şaşkınlık içinde yıkıntılar arasında kalmışlardı. Beyaz güle benzeyen toprakların büyük kısmı kırmızı güle dönmüştü.

Sıcacık döşekleri, mutlu rüyaları ve insanların çoğunu almıştı deprem 52 saniyede.

Kurtulanlar sıfırın altında 30 derecede kalakalmışlardı karlar içerisinde yalın ayak.

Acaba kalanlar mı kurtulmuştu yoksa ölenler mi?

Yıkık kerpiçlerin altından minik parmaklar çıkmaya çalışıyordu. Zayıf ama inatçı hamlelerle kurtardı kendini kerpiçlerin altından.

Yüzü kanlar içerisinde 3,4 yaşlarında kara gözlü bir erkek çocuğu çıktı.

Ayakları çıplak, korkmuş ve ağlamaklı.

Ağlamalar, bağırmalar, ağıtlar kaplamıştı geceyi. Kurtlar bile susmuştu.

Çocuk, bilmeden nereye gittiğini, yürümeye başladı. Acılar içerisinde, minik ayakları kardan morarmış.

Minik adımları onu taşımaz olmuştu artık. Karların üzerine düştü. Gözlerinin içi kar dolmuştu. Sadece gözlerinin içinin üşüdüğünü hissediyordu.

Yanından geçen bir adam, çocuğun yaşayıp yaşamadığını kontrol etti. Çocuk yaşıyordu. Meydanda binalardan uzak koca bir ateş yakılmıştı. Yaşlılar ve çocuklar oraya toplanıyordu.

Adam çocuğu ateşin yanında oturan yaşlı bir kadına uzatarak.

— Al bunu Nene. Kimindir bilmiyorum.

—Ver oğul ver.

Güneş hiç bir şey olmamış gibi aydınlatmaya başlamıştı günü.

Telgraf hatları koptuğundan, deprem olduğu, saatler sonra anlaşılır Erzincan’da.

Erzincan’a yardım gönderilecektir ama demir yolu köprüsü yıkılmıştır.

Köylerde, kasabalarda ve şehirde kurtulan insanlar bir araya toplanmış yaralılara beraber bakmış, buldukları yiyecekleri paylaşmışlar ve hayatta kalmayı başarmışlardır.

28 Aralık 1939

Yıkılan demir yolu köprüsü onarılmış ve Erzincan’a yardımlar ulaşmaya başlamıştır.

Bu deprem 20. Yüzyılın depremleri sıralamasında 15. sıradadır.

Yabancı ülkelerce yapılan ölçümlere göre 7,9 şiddetinde idi.

BASINDA: 

`` Erzincan Zelzelesi Bütün Tahmin Hudutlarını Aşan Bir Felaket Oldu.``

``Feci Bilanço.``

Şeklinde veriliyordu.

İSTATİSTİKLER:

Tarih:26/27 Aralık 1939 

Gün: Çarşamba

Saat:02.00

Sıcaklık:-30

Şiddet:7,9

Süre:52 Saniye

Yıkılan Bina Sayısı:116.720

Yaralı Sayısı:100.000

Ölü Sayısı:32.962

Ülke Nüfusu:18.000.000

Depremzedelere yardım edebilmek maksadıyla Hükümet tarafından hapishanelerdeki mahkûmlardan faydalanılmış, mahkûmlar; İnsanüstü gayretle çalışmış, birçok vatandaşımızı kurtarmışlardır.

Daha sonra 1940 yılında çıkarılan özel bir kanunla bu mahkûmlar affedilmiştir.

Nenenin sıcak kucağında geçirdi geride kalan günleri çocuk. Yanan ateşin başında nenenin sıcaklığı ve ateşin sıcağı sardı minik bedenini.

Hayata sarılır gibi sarılıyordu nene çocuğa, çocuğun kara gözlerine bakarak umutlar arıyordu geleceğe dair.

Bir gün çocuk nenenin sıcaklığını hissetmedi. Çocuk inmek istedi yere, nene yıkıldı.
Fazla dayanamamıştı savaşlar görmüş bu yorgun yaşlı beden. Yaşananlara.

Etraftakiler neneyi alıp götürdüler.

Bir ses duyuldu.

—Kimsesiz çocukları buraya toplayın.

Ateşin başında, yanlarında oturan teyze, çocuğu elinden tutup adamın yanına bıraktı.

Birçok çocuk toplanmıştı bir anda. Giyimleri daha iyi olan birçok insan gelmişti çocukların toplandığı meydana.

Kâtip dedikleri bir adama isimlerini yazdırıp çocukları ellerinden tutup götürüyordu daha iyi giyimli insanlar.

Pala bıyıklı bir adam kara gözlü çocuğu ve yanındaki çocuğu ellerinden tutup kâtibin yanına götürerek kâtibe;

-Üç ay sonra getiririm çocukları. Aileleri bulunursa teslim ederim.

—Sağ olasın Pala Mustafa.

Pala bıyıklı adam çocuklara eğilerek.

—Çocuklar, benim adım Mustafa Erzurumluyum. Size üç ay bakacağız. Sonra buraya getireceğim. Aileleriniz bulunursa teslim edeceğim. Hadi bakalım Erzurum’a gidiyoruz.


İki çocukta 3,4 yaşlarında idi. Hiç konuşmuyorlardı.

Erzurum’a gelmişlerdi. Mustafa’nın evi şehir dışında bir çiftlikti. Karısı çocuklarla ilgileniyordu. Hiç çocukları yoktu.

Bir akşam Mustafa çocuklara.

—Çocuklar ailenizi hatırlıyor musunuz?

—Hayır Amca.

Dedi ikisi birden.

—Bakın üç ay doldu. Yarın sizi Erzincan’a götüreceğim. Bir akrabanız falan bulunmamış ise tekrar buraya geleceğiz.

Çocuklar gözleri yerde ses çıkarmadan durdular.

Mustafa kara gözlü çocuğa Fikret diğer çocuğa ise Mehmet diyordu. Çünkü çocuklar isimlerini bile hatırlamıyorlardı.

Pala Mustafa çocukları Erzincan’a getirdi. Meydan kalabalıktı. Yürürlerken bir kadın yanlarına uçarcasına geldi.

—Ahmet’im oğlummm. Kurban olurum sana.

—Oğlunuz mu bacı?

—Evet, Allaha şükür.

—Tamam, bacı, kâtibe gidip yazdıralım. Çocuğu vereyim sana onun yanında. 

Çocukta sevinmiş kadına sarılmıştı.

Mustafa kâtibi buldu çocuğu annesine teslim etti.

Kara gözlü Fikret’in hiç kimsesi çıkmamıştı. O gün orada beklediler. Gene kimse çıkmadı. Fikret de hiç bir şey hatırlamıyordu zaten.

Tekrar Erzurum’a dönüler. 

Mustafa, Fikret’e çiftlikte işler vermeye başlamıştı. Ağılları temizliyor. Hayvanlara yem veriyordu.

Dört yıl çiftlikte çalışarak geçmişti.

Fikret akşama kadar hayvanlarla uğraşıyordu. Çok yoruluyordu. Mustafa da kendisine sert davranıyor her şeye bağırıyordu. Çok sıkılmaya başlamıştı. Gitmeliydi bu çiftlikten. Ama nereye.

Sabah gün doğmadan Mustafa’nın sesi duyuldu.

—Fikret, Fikret hala uyuyor musun? Tembel hadi kalk artık. Erzurum` a pazara gideceğiz.

—Tamam, Mustafa Amca kalktım.

Erzurum pazarına geldiler. Mustafa, Fikret’in yüzüne bakmadan.

—Benim biraz işim var. Sen beni burada bekle. Birazdan dönerim.

—Tamam, Mustafa Amca.

Bir ağacın dibine oturdu. Mustafa bakmıştı kendisine yemek vermişti. Ama çok eziyordu. Artık dayanamıyordu elleri hep yara olmuştu çalışmaktan. Bir daha dönmek istemiyordu çiftliğe. Ne yapardı. Nereye giderdi. Hiç hatırlamıyordu geçmişini.

Birden bir ses duydu.

—Konya, Konya kalkıyor hadi kimse kalmasın.

Acaba onumu çağırıyordu geleceği. Konya neresi ki?

Kalktı, koştu otobüse doğru. Bu güne dek hiç bir şeye bu denli istekli koşmadığını düşündü. Heyecanlandı. Mutluluk bu galiba dedi.

En arkada boş bir yere oturdu. Gideceği yerden emin bir yolcu edasıyla.

Ön tarafı kamyona arka tarafı otobüse benziyordu. Çok gürültü çıkarıyor arkasından siyah bir duman atıyordu mavi gökyüzüne.

Pazar yeri geride kalıyordu. Mustafa ne yapacaktı acaba. Mutlaka sinirlenirdi diye gülümsedi.

Muavin yolculardan para toplamaya başlamıştı.

Fikret’in yanına geldi.

—Para?

Cebine gitti çalışmaktan yaralı elleri, tüm kuruşları çıkarıp uzattı.

—Eksik bu.

—Tüm param bu ağabey.

—Tamam, o zaman yolculuk boyunca bana yardım edeceksin. Anlaştık mı?

—Tamam ağabey.

Yolculuk, çok gürültülü ve yorucu geçmekteydi. Ama hiç bir şey umurunda değildi. Kara gözlerini camdan dışarı dikerek görebildiği en uzaklara baktı özgürce. Gördüğü her şey sanki kendisininmiş gibi hissediyordu.

Evet, bir deprem yaşanmıştı. Tüm hayatını kaybetmişti. Erzincan’ın hangi mahallesinden hangi semtinden veya köyünden olduğunu bile hatırlamıyordu. Kim bilir belki de ailesi onu öldü biliyor ve üzülüyordu ardından. Kim bilir belki de tüm ailesi ölmüştü de kendisinin haberi yoktu.

İsmini bile bilmiyordu. Ama kabullenmişti her şeyi. Belki de alışmıştı. Yüreğinde taşıdığı kocaman boşluğa.

Mola yerlerinde otobüsü süpürüyor, çöpleri atıyordu.

Önünde oturan genç çiftin, küçük bir kızları vardı. Kız çocuğu utangaç gözlerle Fikret`e bakıp babasının omuzları arkasına saklanıyordu. Bunu bir oyun haline getirmişti yolculuk boyunca.

Çocuğun annesi kızının Fikret’le utangaç oynamalarından memnundu zira yolculuk boyunca çocuk kendisine bir oyun bulmuş kimseyi rahatsız etmiyordu.

Fikret de kız çocuğuna gülüyordu.

Kızın babası Fikret’e dönerek.

—Al delikanlı kete ye.

—Sağol ağabey.

Erzurum yöresine ait hamurdan yapılan bir tür ekmekti kete.

İki gün sonra bir akşam vakti. Muavinin sesi duyuldu.

—Evet, Konya’ya hoş geldiniz.

Yolcular telaşla toparlanmaya başladı. Otobüs değişik sesler çıkartarak yavaş, yavaş durdu.
Aşağıda bekleyen insanlar inenlerle sarılıyordu. 

En son Fikret indi. Burası pek soğuk değildi. Bu hoşuna gitmişti. Hava kararmaya başlamıştı. Kalabalığa doğru yürümeye başladı. 

Uzun bir yürüyüşün ardından. Etrafı yollarla çevrili bir tepeye geldi. Burada ağaçlar ve çimenler vardı. Dinlenmesi için güzel bir yerdi. Lastik ayakkabılarını çıkarıp uzandı çimenlere. Gökyüzündeki yıldızlara takıldı gözleri. 

Yorulan bedeni uykuya yenik düşmüştü. Kara gözlerini kapatarak derin bir uykuya daldı. Hiç bilmediği yabancı bir şehirde.

GECE BEKÇİSİ

Gece bekçisi, Alaaddin Tepesinde devriye geziyordu. Çimenlerin üzerinde uyuyan çocuğu fark etti. Yavaşça yaklaşıp elindeki cop ile karnına doğru dokundu çocuğun.

—Hemşerim hop.

Korkuyla uyandı Fikret. Kahverengi resmi elbiseli ve başında büyük bir şapka olan yaşlı bir adam kendisine bakıyordu.

—Ne yapıyorsun oğlum burada?

—Uyumuşum Amca.

—Evin yok mu oğlum senin? 

—Yok Amca. Erzurum’dan geldim biraz önce. 

—Evden mi kaçtın sen?

—Yok Amca. Depremde kaybolmuşum ben. Kimsem çıkmadı.

—Kalk bakalım. Karakola gidelim.

Bekçi Fikret’in elinden tutup karakola getirdi. 

Fikret’i komiserin karşısındaki sandalyeye oturttular.

—Anlat bakalım evlat. Kimsin, nerelisin?

Fikret tüm yaşadıklarını komisere anlattı bir, bir.

Komiser ayağa kalktı. Fikret’in saçlarını okşadı. 

—Tamam evladım. Seni doyuralım. Bu gece burada yat. Yarın seni çocuk esirgeme yurduna götürüp yerleştirelim.

Ertesi sabah komiser elindeki kâğıtlarla Fikret’i yurda götürdü.

—Gel müdür bey ile görüşelim.

Uzun bir koridordan ilerliyorlardı. Komiser Fikret’in elinden tutmuştu. Babası olan çocuklar demek ki böyle yürüyorlardı. Diye düşündü. Müdürün odasına giden yolun bitmesini hiç istemedi. Bu yürüyüşün tadını çıkarmak istiyordu. Kimsesiz yüreği.

Büyük bir kapının önüne gelmişlerdi ki kapı açıldı.

—Vay Komiserim. Hoş geldiniz.

—Merhabalar Müdür Bey. Nasılsınız.

—Sağ olun efendim. Siz?

—Sağ olun iyiyim. Size bir misafir getirdim. Dün gece, bekçi arkadaşlar bulmuşlar.

—Hoş geldin yavrum.

-...

—Evrakları burada Müdür Bey.

—Tamam Komiserim. Gerisini biz hallederiz.

—Şüphem yok. Sağ olun Müdür Bey.

—Görevimiz Komiserim. Bu ülkenin en çok çalışan kurumları kimsesizler yurdu ne yazık ki. Savaşlar, esaret ve deprem, ülkeyi yetim bıraktı. Ayrıca benim bildiğim, Erzincan depreminde ailesini kaybeden 83 çocuğu Darrüşafaka Cemiyetine aldılar. Sağolsunlar.

—Haklısınız Müdürüm. Sizden özel bir ricam var. Fikret’i iyi bir ailenin yanına verirseniz sevinirim. Hiç okula gitmemiş.

— Merak etme Komiserim.

Komiser, Fikret’in yanına gelip.

—Bak evlat, bende burada büyüdüm. Sana diyeceğim şudur. Hayatta tek başına kalabilirsin. Ama dürüst, çalışkan ve hep iyilik yapan bir insan olursan. Tüm iyiliklerde seni bulur. Bunun için söz verir misin bana?

—Söz Komiserim.

AVUKAT

Bürosunda, ayakta sıkıntılar içerisinde dolaşıyordu avukat Tahir.

Kaşları çatık ve ne yapacağını bilmez bir halde idi.

Birden sert görünüşlü yüzünde gülümseme belirdi. Tabi ya bulmuştu çözümü.

Annesi yaşlı bir kadındı. Eşi annesini yanlarında istemiyordu. Yaşlı kadın evinin içerisinde ihtiyaçlarını karşılıyordu fakat çarşı, pazar işlerini yapamıyordu. Annesi ölse haberi olmayacaktı. 

Ama dedi. Kendi kendine. Yurttan evlatlık bir erkek çocuk alırsam. Annemin çarşı, pazar işlerini yapar. Hasta olunca da gelip bana haber verir.

Yurt Müdürü Komisere verdiği söz gereği Fikret’i avukat Tahir’e evlatlık vermişti.

Fikret’in Nüfus kâğıdı yoktu. Avukat Nüfus kâğıdını da çıkarmıştı. Ama kendi soy ismini vermemişti. Fikret’in geçmişini yurt müdüründen öğrendiği için soy ismi bulmakta zorluk çekmedi.

Fikret’in soy ismi (BULUNDU) idi.

Fikret BULUNDU olmuştu artık. Oysa O, gerçekte ismini, soy ismini, ailesini hayata dair gerçekte kendisine ait olan her şeyi kaybetmiş ve bilmeyen bir insandı. Soy ismi ise kaybettiklerini hatırlatacaktı ona bir ömür.

Avukat, Fikret’i okula kayıt ettirdi. Haftada bir uğruyor. Annesine para bırakıyordu.

Yıllar geçti. Fikret ilk mektebi bitirdi. Artık bir genç olmuştu. Yaşlı kadın her sabah erkenden kalkar. Fikret’i kahvaltıya uyandırırdı. O sabah uyandırmamıştı Fikret’i.

Fikret kalkıp yaşlı kadına yaklaştı. Hala yatıyordu. Olamaz dedi. Uyumaz bu saate kadar. Elini yaşlı kadının yüzüne değdirdi. Buz gibi gelmişti yüzü.

Erzincan’daki soğuk geceleri hissetti yüreği. Fikret iyi bilirdi soğuğu. Bu ölümdü.

Koşarak avukata gitti. Haber verdi. Yaşlı kadını götürdüler.

Bir hafta sonra avukat eve geldi.

—Fikret, evi sattım ben. Sende kendine kalacak bir yer bul. Evi bu gün teslim edeceğim.

Fikret sanayide çalışmaya başlamıştı. Dükkânda yatıyordu. İyi bir ustası vardı. Askerlik çağı gelene kadar sanayide çalıştı. İstanbul’da 1.Ordu Komutanlığında askerlik hizmetini yaptı.

Askerliğini tamamlayıp tekrar Konya’ya döndü.

Girdiği sınavı kazanarak, Konya İsmet Paşa İlkokulunda memurluğa başladı. Buradan emekli oldu.

Ayfer AKIN ile evlendi. Özgür ve Emine isminde iki evladı oldu. Özgür, Aydın` da Emine Konya` da yaşamaktadır.

Fikret BULUNDU, yaşamı boyunca dürüst, iyiliksever bir insan olarak yaşadı. Kendisi halamın eşidir. Merak edip sormuştum. Fikret Amca Soyadın neden BULUNDU diye. 1989 yılı idi. Konya’da Halamlarda oturuyor idik. O gece anlatmıştı bunları bana. Ona olan saygım ve sevgim her gün daha da artıyor.

Fikret BULUNDU 1999 Yılı Şubat ayında vefat etti.

Umarım orada annesi, babası ve kardeşleri onu karşılamışlardır. 


1939 Erzincan Depreminden bu yana geçen 69 yıl içerisinde ülkemizde meydana gelen depremlerin sonuçları incelendiğinde her yıl ortalama 1139 vatandaşımızın depremler nedeniyle hayatını kaybettiği, 2543 vatandaşımızın depremlerde yaralandığı ve her yıl ortalama 7049 bina yıkıldığı görülmekte ve ortalama 1,1 yılda bir, yıkıcı deprem meydana geldiği anlaşılmaktadır.


Bütün bu gerçeklerin ışığında deprem olgusu ile yaşamayı öğrenmeli, bunun için de birey olarak kendi üstümüze düşen hazırlıkları yapmalıyız.



 

Duyurular

Futbol Turnuvamız Başlıyor. İstanbul Kerer Köyü Dosluk Turnuvası 19.09.2010 tarihinde başlıyor.

Detaylı Bilgi ve Kayıt İçin:
Resul Özger
0535 870 67 58
Adem Köker
0535 488 81 34




ÜYE BİLGİLERİNİZ GÜNCELLLENİYOR.... ÜYE BİLGİ FORMLARINDAKİ BİLGİLERİ DOLDURARAK BU FORMLARI DERNEK YETKİLİLERİNE EN YAKIN ZAMANDA ULAŞTIRINIZ...





Üye Bilgi Form'u Güncelleme!
Üye bilgi formları düzenlenmiş olup, güncellenerek sizlere sunulacaktır.


Üye Girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Kaybettiklerimiz